I. Uyuşmazlığın Bugünkü Görünümü
Danıştay Üçüncü Dairesi, 25.11.2025 tarihli ve E.2024/5700, K.2025/4831 sayılı kararıyla, yurt içi asgari kurumlar vergisi matrahından geçmiş yıl zararlarının düşülemeyeceğini öngören tebliğ hükümlerini oybirliğiyle iptal etmiştir. Buna karşın 2025 hesap dönemine ilişkin kurumlar vergisi beyannamelerinin verildiği Nisan 2026 döneminde, asgari vergi matrahından mahsup edilecek geçmiş yıl zararının beyanname düzenleme programı düzeyinde sınırlandığı meslek çevrelerince bildirilmiştir. Aynı dönemde kanun koyucu, iptale konu maddeye dokunmuş; 32/C maddesinin ikinci fıkrasındaki listeye yeni indirimler eklemiş, geçmiş yıl zararları bakımından ise herhangi bir hüküm koymamıştır.
Bu üç unsurun bir arada bulunması, uyuşmazlığı olağan bir tebliğ iptali meselesi olmaktan çıkarmaktadır. Ortada, iptal edilmiş bir düzenleyici işlem hükmü, iptali kendi metnine işlemiş bir idare ve buna rağmen aynı sonucu doğurduğu bildirilen bir uygulama vardır. Mükellef bakımından sorulacak soru, iptal kararının haklı olup olmadığı değil, bu tabloda hangi işleme karşı, hangi süre içinde, hangi talebi ileri süreceğidir. Aşağıda önce iptalin kapsamı ve gerekçesi, sonra kanun metninin bu konudaki sessizliğinin nasıl okunacağı ve kanun koyucunun 2026 yılındaki müdahalesi ele alınacak; ardından iptal kararının uygulanmasına ilişkin sorun ile mükellefin başvurabileceği yollar incelenecek, son olarak maddenin anayasaya uygunluğu bakımından karara bağlanmamış olan yön ortaya konulacaktır.
II. İptalin Konusu ve Kapsamı
7524 sayılı Kanun'un 36. maddesiyle (RG 02.08.2024-32620) 5520 sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu'na eklenen 32/C maddesi, 32 ve 32/A maddelerine göre hesaplanan kurumlar vergisinin, indirim ve istisnalar düşülmeden önceki kurum kazancının %10'undan az olamayacağını hükme bağlamış; ikinci fıkrasında bu kazançtan düşülecek istisna ve indirimleri sayarak belirlemiştir. Maddenin uygulamasına ilişkin açıklamalar, 23 Seri No.lu Kurumlar Vergisi Genel Tebliği'nin (RG 28.09.2024-32676) 13. maddesiyle 1 Seri No.lu Tebliğ'e eklenen "32.5." bölümünde yapılmıştır.
İptal davası, bu bölümün geçmiş yıl zararlarına ilişkin kısımlarına yöneltilmiştir. Aynı davada önce yürütmenin durdurulmasına karar verilmiş, idarenin bu karara itirazı Vergi Dava Daireleri Kurulunca reddedilmiş, dava 25.11.2025 tarihinde iptalle sonuçlanmıştır.
İptalin kapsamı dar ve nettir: "32.5.4." ve "32.5.6." alt bölümlerinin yedinci paragrafları ile "32.5.6." alt bölümünde yer alan üçüncü ve beşinci örneklerin geçmiş yıl zararlarını ilgilendiren kısımları. Kararda birebir aktarılan hâliyle, iptal edilen ibareler "beyannamelerde indirim konusu yapılan geçmiş yıl zararlarının asgari kurumlar vergisi matrahından düşülmeyecektir ve asgari kurumlar vergisinin hesaplanmasında dikkate alınacaktır" ile "asgari vergi hesabında, geçmiş yıl zararları da kurum kazancından düşülmeyecek ve asgari vergi hesaplamasında dikkate alınacaktır" cümleleridir. Bölümün geri kalanı, asgari verginin kapsamı, hesabı ve indirilecek vergilere ilişkin açıklamalar dâhil, yürürlüktedir.
Kararın gerekçesi mali güce göre vergilendirme ilkesine değil, verginin kanuniliğine dayanmaktadır. Daire, 32/C maddesinde birinci ve ikinci fıkrada belirtilenler dışında "asgari verginin matrahının hesaplanmasına yönelik başkaca bir belirleme yapılmadığı ve davalı idareye matrahın belirlenmesine yönelik bir yetki verilmediği gibi indirim ve istisnalar dışında kalan diğer unsurların asgari verginin matrahından düşülmesine izin verilmeyeceğine dair bir yasal düzenleme de bulunmadığı" gerekçesiyle düzenlemeyi hukuka aykırı bulmuştur. Daire bu değerlendirmede, Maliye Bakanlığının vergi kanunlarındaki belirsiz hükümleri yorumlayarak standart oluşturmasının kanunilik ilkesiyle bağdaşmadığına ilişkin Anayasa Mahkemesi içtihadına dayanmıştır (AYM, Bilnam İşletmecilik ve Ticaret A.Ş. [2. B.], B. No: 2016/3675, 03.11.2020).
Kararın ikinci gerekçesi, uygulamanın maddi sonucuna ilişkindir ve kanaatimizce asıl ağırlığı taşıyan kısım burasıdır. Daire, geçmiş yıl zararlarının yalnızca istisnalardan yararlanma sonucu doğan mali zarar biçiminde değil, dönem sonu ve dönem başı öz sermaye karşılaştırmasından doğan ticari bilanço zararı, yani gider fazlalığı biçiminde de ortaya çıkabileceğini belirtmiş; düzenlemenin amacı düşük vergilemeyi önlemek olduğu hâlde, bu nitelikte olmayan gider fazlalığından kaynaklanan zararların mahsubuna izin verilmemesinin "ticari bilanço zararı üzerinden %10 oranında vergi alınmasına yol açacağını" ve "geçmiş yıl zararından dolayı vergiye tabi kazancı olmayan bir mükellefin dava konusu düzenleme nedeniyle vergi ödemek zorunda kalacağını" tespit etmiştir. Bu tespit, Kanun'un 1. maddesinde verginin konusunun kurum kazancı olarak belirlenmiş olmasıyla doğrudan bağlantılıdır ve uyuşmazlığı bir teknik hesaplama tartışması olmaktan çıkarıp verginin konusuna ilişkin bir soruna dönüştürmektedir.
Karar, tebliğ tarihini izleyen otuz gün içinde Vergi Dava Daireleri Kurulu nezdinde temyiz yolu açık olmak üzere verilmiştir. Kararın temyiz edilip edilmediği ve Kurul önünde derdest bir dosya bulunup bulunmadığı, bu metnin hazırlandığı tarih itibarıyla kamuya açık kaynaklardan tespit edilememiştir.
III. Kanun Metninde Açıkça Düzenlenmemiş Olma ve Sayma Hükmü Tartışması
Uyuşmazlığın temeli, 32/C maddesinin ikinci fıkrasındaki saymanın niteliğidir. Fıkra, asgari vergi hesaplanırken kurum kazancından düşülecek istisna ve indirimleri bentler hâlinde saymakta, geçmiş yıl zararlarından söz etmemektedir. Bu belirsizliğin iki şekilde yorumlanması mümkündür.
Birincisi, iptal kararının benimsediği yorumdur: Buna göre geçmiş yıl zararı mahsubu, Kanun'un 9. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinde "beş yıldan fazla nakledilmemek şartıyla geçmiş yılların beyannamelerinde yer alan zararlar" biçiminde ayrıca düzenlenmiş bir haktır, bir istisna ya da indirim değildir. Dolayısıyla ikinci fıkradaki saymada yer almaması, mahsubun yasaklandığı anlamına gelmez; kanun koyucu bu hakkı sınırlamak isteseydi bunu açıkça yapması gerekirdi. İdareye verilen yetki ise maddenin yedinci fıkrasında "maddenin uygulamasına ilişkin usul ve esasları belirlemek" ile sınırlıdır ve matrahın belirlenmesini kapsamaz.
İkinci yorum ise, Danıştay Savcısının aynı dosyada davanın reddi yönünde bildirdiği düşüncede yer almaktadır ve göz ardı edilmemelidir. Savcı, geçmiş yıl zararı mahsubunun 9. maddede ayrıca öngörülmüş bir hak olduğunu kabul etmekle birlikte, 32/C maddesinin genel esaslardan farklı bir matrah hesaplama yöntemi öngördüğünü, bu yöntemde matrahın "hesap dönemi sonunda gerçekleşen ticari kar/zarar tutarından sadece maddede sayılan indirim ile istisnalara dair tutarın düşülmesi" suretiyle bulunacağını belirtmiş; mahsup hakkının özüne dokunulmadığını, zira genel esaslara göre hesaplanan verginin asgari vergiyi aşması hâlinde geçmiş yıl zararı mahsup edilmiş matrahın esas alınacağını vurgulamıştır. Savcıya göre "salt Kanun hükmünde aksinin zikredilmemiş olması nedeniyle asgari vergi uygulamasında geçmiş yıl zararlarının da mahsup edileceğinden söz edilemez."
Bu görüş, uyuşmazlığın idare lehine olan yanını en açık biçimde ortaya koymaktadır ve bir temyiz incelemesinde Kurul'un önüne bu şekilde gelecektir. Kanaatimizce iptal kararının gerekçesi, özellikle gider fazlalığından kaynaklanan zararlara ilişkin ikinci ayağı bakımından daha güçlüdür; zira Savcının yaklaşımı, ticari bilanço zararı ile kapanan bir hesap döneminde dahi vergi doğması sonucunu açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Bununla birlikte, sonucun temyiz aşamasında nasıl şekilleneceği hakkında bir öngörüde bulunmak mümkün değildir.
IV. Kanun Koyucunun 2026 Yılındaki Müdahalesi
İptal kararının verilmesinden yaklaşık altı ay sonra, 21.05.2026 tarihli ve 7582 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'un 9. maddesiyle (RG 04.06.2026) 32/C maddesinin ikinci fıkrası değiştirilmiştir. Değişiklikle, fıkranın (b) bendinde yer alan "(g) ve (h)" ibaresi "(g), (h), (i) ve (j)" şeklinde değiştirilmiş ve fıkraya, 7412 sayılı Kanun'un 6. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinde yer alan kazanç indirimini asgari vergi matrahından düşülebilir kılan (d) bendi eklenmiştir. Hüküm, 01.07.2026 tarihinden itibaren verilmesi gereken beyannamelerden başlamak ve 01.01.2026 tarihinden itibaren başlayan vergilendirme dönemine ait kurum kazançları için geçerli olmak üzere yayımı tarihinde yürürlüğe girmiştir.
Kanun koyucu, iptal kararından haberdar olduğu bir dönemde ve tam da iptale konu maddede değişiklik yaparken, geçmiş yıl zararlarına ilişkin bir hüküm koymamıştır. Bu tercihin de yine iki yönlü yorumlanması mümkündür.
Mükellef lehine yoruma göre kanun koyucu, iptalin sonucunu bertaraf edecek bir düzenleme yapma imkânı elindeyken bunu kullanmamış, dolayısıyla iptalle ortaya çıkan hukuki durumu benimsemiştir. İdare lehine yoruma göre ise kanun koyucu, bir unsurun asgari vergi matrahından düşülebilmesi için onu ikinci fıkraya ayrıca eklemek gerektiğini fiilen kabul etmiş; bu da fıkranın kapalı bir sayma olduğu ve saymada bulunmayanın düşülemeyeceği yorumunu güçlendirmiştir.
Kanaatimizce ikinci okuma, kendi içinde tutarlı olmakla birlikte, ikinci fıkranın yalnızca "istisna ve indirimler" bakımından bir sayma getirdiği, geçmiş yıl zararının ise bu kategorilerin hiçbirine girmediği gözetildiğinde belirleyici değildir; kanun koyucunun bir istisna listesine yeni bir istisna eklemesinden, listede yer almayan ve hukuken farklı nitelikteki bir mahsup hakkının kaldırıldığı sonucu çıkarılamaz. Ancak bu değerlendirmenin, aynı fıkranın 2026 yılında iki kez ele alınmış olması karşısında tartışmaya açık olduğu da ortadadır.
V. İptal Kararının Uygulanmasına İlişkin Sorun
İdare, iptal kararını tebliğ metnine işlemiştir. Gelir İdaresi Başkanlığınca yayımlanan 1 Seri No.lu Kurumlar Vergisi Genel Tebliği'nin 27.07.2026 tarihli güncel metninde, iptal edilen paragrafların ve örneklerin önüne "Danıştay 3. Dairesinin 25/11/2025 tarih ve E:2024/5700, K:2025/4831 sayılı kararıyla iptaline karar verilmiştir" şerhi düşülmüştür. Şerh dört yerde yer almakta olup, iptal kararının kapsamıyla birebir örtüşmektedir: "32.5.4." ve "32.5.6." bölümlerindeki ilgili paragraflar ile üçüncü ve beşinci örnekler. Aynı dönemde tebliğin "32.5." bölümü iki kez değiştirilmiştir: 25 Seri No.lu Tebliğ (RG 24.05.2026-33263) ile "32.5.7." bölümü eklenmiş, 26 Seri No.lu Tebliğ (RG 04.07.2026-33300) ile de aynı bölümde değişiklik yapılmıştır; konsolide metne yansıdığı hâliyle bu son değişiklik, 7582 sayılı Kanun'un getirdiği yeni indirimlere ilişkindir. Bu itibarla, iptal kararının gereğinin düzenleyici işlem metni düzeyinde yerine getirilmediği söylenemez.
Sorun, metin düzeyinde değil uygulama düzeyinde bildirilmektedir. 2025 hesap dönemi beyannamelerinin verildiği Nisan 2026 döneminde, asgari vergi matrahından mahsup edilecek geçmiş yıl zararının, normal kurumlar vergisi matrahından mahsup edilen tutarla sınırlandığı ve beyanname düzenleme programında elle giriş yapılamadığı, meslek mensupları ve alanın yazarlarınca bildirilmiştir (bkz. TÜRMOB ve muhtelif meslek kuruluşu sirkülerleri ile Erdoğan Sağlam, "Sürpriz gelişme: Yurt içi asgari kurumlar vergisi matrahından geçmiş yıl zararlarının mahsubuna Maliye'den sınırlama getirildi!", 20.04.2026). Bu bildirimlerin doğruluğunun somut olayda mükellefin kendi beyanname verileri üzerinden teyit edilmesi gerekir; aşağıdaki değerlendirme, böyle bir sınırlamayla karşılaşan mükellef bakımından yapılmaktadır.
Söz konusu sınırlamaya karşılık gelen bir düzenleyici işlem tespit edilememiştir. Resmî Gazete'de bu yönde bir tebliğ yayımlanmamış, Gelir İdaresi Başkanlığının kurumlar vergisi sirkülerleri arasında konuya ilişkin bir sirküler bulunmamıştır. Hukuki sorun tam da buradan doğmaktadır. İptal edilen bir tebliğ hükmüyle aynı sonucu doğuran bir kısıt, herhangi bir düzenleyici işleme bağlanmaksızın uygulanıyorsa, bu kısıt hukuk düzeninde nasıl nitelendirilecek ve neye karşı dava açılacaktır.
İki anayasal ve kanuni çerçeve hükmü burada belirleyicidir. Anayasa'nın 138. maddesinin son fıkrasına göre yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır. Bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez. 2577 sayılı Kanun'un 28. maddesinin birinci fıkrası uyarınca idare, mahkeme kararlarının icaplarına göre gecikmeksizin işlem tesis etmeye mecburdur ve bu süre kararın idareye tebliğinden başlayarak otuz günü geçemez. Bir düzenleyici işlem hükmünün iptali hâlinde idarenin ödevi, yalnızca metinden çıkarmak ya da şerh düşmekle sınırlı olmayıp, iptal edilen kuralın sonucunu doğuran uygulamayı da sona erdirmeyi kapsar. Kanaatimizce, bir kısıtın tebliğ metni yerine beyanname programı üzerinden sürdürülmesi, kısıtın hukuki niteliğini değiştirmez; değiştirdiği şey, mükellefin bu kısıtla hangi usulle mücadele edeceğidir.
İptal kararına karşı temyiz yoluna başvurulmuş olması da bu sonucu etkilememektedir. Zira 2577 sayılı Kanun'un 52. maddesinin birinci fıkrası uyarınca temyiz yoluna başvurulmuş olması Danıştay kararlarının yürütülmesini durdurmaz; ancak temyiz istemini incelemeye yetkili daire veya kurulca teminat karşılığında yürütmenin durdurulmasına karar verilebilir. Buna göre, iptal kararı temyiz edilmiş olsa dahi, Vergi Dava Daireleri Kurulunca ayrıca yürütmenin durdurulmasına karar verilmedikçe iptal kararı hüküm ifade etmeye devam eder. Bu nedenle mükellefin bugünkü hukuki durumu, temyiz edilip edilmediği bilinmese de değişmemektedir.
VI. Mükellefin Başvurabileceği Yollar
Uygulamada karşılaşılan ilk yanlış eğilim, doğrudan tebliğe dava açmayı düşünmektir. Bu yol, 23 Seri No.lu Tebliğ bakımından süre yönünden kapanmıştır. Danıştay Üçüncü Dairesi, aynı tebliğin başka bir bendine karşı açılan davada, 10.10.2025 tarihli ve E.2025/2981, K.2025/3850 sayılı kararıyla, düzenlemenin 28.09.2024 tarihinde yayımlanıp aynı tarihte yürürlüğe girdiğini, altmış gün içinde dava konusu edilmediğini ve dosyada davacı adına tesis edilmiş bir uygulama işlemi bulunmadığını belirterek davayı süre aşımından reddetmiştir. 2577 sayılı Kanun'un 7. maddesinin dördüncü fıkrası, düzenleyici işlemin ilanı üzerine dava açmamış olanlara ikinci bir imkân tanımakta ve düzenleyici işlemin uygulanması üzerine, uygulama işlemine veya her ikisine birden dava açılabileceğini öngörmektedir. Aynı fıkra, düzenleyici işlemin iptal edilmemiş olmasının buna dayalı işlemin iptaline engel olmayacağını da hükme bağlamaktadır. Dolayısıyla bugün izlenecek yol, bir uygulama işleminin varlığından geçmektedir.
Bu noktada asgari vergi bakımından uygulama işlemi, mükellefin kendi beyannamesi üzerine düzenlenen tahakkuktur. Ancak 213 sayılı Kanun'un 378. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca mükellefler beyan ettikleri matrahlara ve bu matrahlar üzerinden tarh edilen vergilere karşı dava açamazlar. Bu engel, ihtirazi kayıt yoluyla aşılmaktadır. İhtirazi kaydın pozitif dayanağı 2577 sayılı Kanun'un 27. maddesinin dördüncü fıkrasında yer almakta olup, hüküm ihtirazi kayıtla verilen beyannameler üzerine yapılan işlemlerden dolayı açılan davaların tahsil işlemini durdurmayacağını, ancak bunlar hakkında yürütmenin durdurulmasının istenebileceğini öngörmektedir. Vergi mahkemelerinde dava açma süresi 2577 sayılı Kanun'un 7. maddesinin birinci fıkrası uyarınca otuz gündür ve tahakkuk fişinin düzenlenmesini izleyen günden işlemeye başlar.
İhtirazi kayıt beyanına ilişkin metinde ise, geçmiş yıl zararlarının asgari vergi matrahından tam olarak mahsup edilmesi gerektiğinin, mahsubun teknik nedenlerle yapılamadığının ve beyanın bu yönüyle ihtirazi kayda tabi olduğunun açıkça belirtilmesini; dava dilekçesine, mahsup tam yapılsaydı ulaşılacak asgari vergi matrahını ve vergi tutarını gösteren karşılaştırmalı hesaplamanın eklenmesini öneririz. Programın mahsuba izin vermediğine ilişkin ekran görüntüsü, hata mesajı veya vergi dairesiyle yapılan yazışma gibi kayıtların dosyaya konulması da, uygulama işleminin idareden kaynaklandığının ortaya konulması bakımından yararlı olacaktır.
Asgari kurumlar vergisi, 32/C maddesinin dördüncü fıkrası uyarınca geçici vergi dönemlerinde de hesaplanmaktadır. Bu nedenle sorun, yıllık beyanla sınırlı olmayıp her geçici vergi döneminde yeniden doğmaktadır ve her dönem için ayrı bir tahakkuk, dolayısıyla ayrı bir dava süresi söz konusudur. Kanaatimizce, yıllık beyannamesini ihtirazi kayıtla veren mükellefin, izleyen geçici vergi dönemlerinde de aynı çekinceyi tekrarlaması; aksi hâlde ilgili dönem bakımından 378. maddenin ikinci fıkrasındaki engelle karşılaşması ihtimali gözetilmelidir.
İhtirazi kayıt konulmaksızın verilmiş beyannameler bakımından durum güçtür. 213 sayılı Kanun'un 116 ve devamı maddelerindeki düzeltme yolu vergi hatalarına özgüdür ve aynı Kanun'un 124. maddesi uyarınca dava açma süresi geçtikten sonra düzeltme talebi reddolunanlar şikâyet yoluyla Hazine ve Maliye Bakanlığına başvurabilirler. Bir tebliğ hükmünün iptal edilmiş olmasına rağmen uygulanmasından kaynaklanan uyuşmazlığın, 117. maddedeki hesap hataları kapsamında bir matrah hatası sayılıp sayılamayacağı tartışmalıdır; hukuki uyuşmazlık niteliğindeki durumların bu yolla incelenemeyeceği yönündeki yerleşik yaklaşım karşısında bu yolun sonuç vermeme ihtimali yüksektir. Bununla birlikte, iptal kararının varlığı bu değerlendirmeyi olağan hâlinden farklı kılmakta olduğundan, somut olayın koşullarına göre denenmesi düşünülebilir; ancak buna güvenilerek ihtirazi kayıt yolunun ihmal edilmemesi gerekir.
VII. Anayasaya Aykırılık Tartışmasının Karara Bağlanmayan Yönü
İptal kararı, uyuşmazlığı tebliğ düzeyinde çözmüş ve 32/C maddesinin kendisine yönelmemiştir. Buna karşılık aynı dosyada Danıştay Tetkik Hâkimi, düzenlemenin dayanağı olan 32/C maddesinin hukuki güvenlik ve belirlilik ilkeleriyle bağdaşmadığı, mükelleflerin hangi istisna ve indirimlerden yararlanabileceğinin önceden öngörülemeyen dönem sonu mali tablolarına göre belirlendiği gerekçesiyle maddenin Anayasa'nın 2, 35 ve 73. maddelerine aykırı olduğu sonucuna varmış ve iptali için Anayasa Mahkemesine başvurulması gerektiği düşüncesini bildirmiştir. Daire bu yolu izlememiş, uyuşmazlığı yetki ve normlar hiyerarşisi ekseninde çözmüştür.
Bunun sonucu, maddenin anayasaya uygunluğu meselesinin bir karara bağlanmamış olmasıdır. Anayasa'nın 73. maddesinin üçüncü fıkrası uyarınca verginin kanuniliği ilkesi, matrah dâhil vergilendirmenin temel ögelerinin kanunla belirlenmesini gerektirmekte; 124. madde ise idareye yalnızca kanunların uygulanmasını sağlamak üzere ve bunlara aykırı olmamak şartıyla düzenleme yetkisi tanımaktadır. Tetkik Hâkiminin düşüncesi, tartışmayı bu çerçeveden bir adım öteye taşıyarak belirlilik ilkesine bağlamaktadır. Bu değerlendirmenin isabetli olup olmadığı hakkında bir görüş belirtmiyoruz; ancak konunun, açılacak davalarda Anayasa'nın 152. maddesi uyarınca itiraz yoluna başvurulması talebiyle gündeme getirilebileceğini ve dosyaya bu yönde bir hukuki dayanak kazandırdığını belirtmek gerekir.
VIII. Sonuç
Yurt içi asgari kurumlar vergisi matrahından geçmiş yıl zararlarının düşülemeyeceğine ilişkin tebliğ hükümleri, Danıştay Üçüncü Dairesinin 25.11.2025 tarihli ve E.2024/5700, K.2025/4831 sayılı kararıyla oybirliğiyle iptal edilmiştir. İptal, 23 Seri No.lu Kurumlar Vergisi Genel Tebliği (RG 28.09.2024-32676) ile eklenen "32.5.4." ve "32.5.6." bölümlerinin yedinci paragrafları ile "32.5.6." bölümündeki üçüncü ve beşinci örneklerin ilgili kısımlarıyla sınırlıdır. Gerekçe, 7524 sayılı Kanun'un 36. maddesiyle eklenen 32/C maddesinde idareye matrahın belirlenmesine yönelik bir yetki verilmemiş olması ile gider fazlalığından kaynaklanan zararların mahsubuna izin verilmemesinin ticari bilanço zararı üzerinden vergilemeye yol açmasıdır.
İdare, iptali 1 Seri No.lu Kurumlar Vergisi Genel Tebliği'nin 27.07.2026 tarihli güncel metnine şerh düşerek işlemiştir; aynı bölüm 25 Seri No.lu (RG 24.05.2026-33263) ve 26 Seri No.lu (RG 04.07.2026-33300) Tebliğlerle ayrıca güncellenmiştir. Buna karşılık asgari vergi matrahından yapılacak mahsubun beyanname düzenleme programı düzeyinde sınırlandığı bildirilmekte, bu sınırlamaya karşılık gelen bir tebliğ veya sirküler tespit edilememektedir. Kanun koyucu ise 7582 sayılı Kanun'un 9. maddesiyle (RG 04.06.2026) 32/C maddesinin ikinci fıkrasına yeni bentler eklemiş, geçmiş yıl zararları bakımından bir hüküm koymamıştır. Bu tercihin hem mükellef hem idare lehine yorumlanması mümkündür ve tartışma kapanmamıştır.
Bu nedenle izlenecek yol bakımından en güvenli yöntem ihtirazi kayıtla verilecek beyan üzerine açılacak davada hem tahakkuk işleminin hem de dayanağı olan düzenleyici işlemin iptalinin talep edilmesi olacaktır. Asgari vergi 32/C maddesinin dördüncü fıkrası uyarınca geçici vergi dönemlerinde de hesaplandığından, çekincenin izleyen geçici vergi dönemlerinde tekrarlanması yerinde olacağı düşüncesindeyiz. İhtirazi kayıt konulmamış beyanlar bakımından 213 sayılı Kanun'un 116 ve devamı maddelerindeki düzeltme ve şikâyet yolu denenebilirse de, hukuki uyuşmazlıkların bu yolla incelenemeyeceği yönündeki yaklaşım karşısında bu yola güvenilmemelidir.
Nihayet, 32/C maddesinin anayasaya uygunluğu meselesi karara bağlanmamıştır; Danıştay Tetkik Hâkiminin maddeyi Anayasa'nın 2, 35 ve 73. maddelerine aykırı bulan düşüncesi karara yansımamış olmakla birlikte, açılacak davalarda Anayasa'nın 152. maddesi uyarınca itiraz yoluna başvurulması talebinin dayanağını oluşturabilecek niteliktedir.

Add comment